

ŞEHRİBAN KIRAÇ / NEFES
Cambridge Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özge Öner, enflasyonla mücadelede en büyük yükün ücretliler, sabit gelirli bireyler, emekliler ve küçük esnaf tarafından taşındığını dile getirdi. “En tehlikelisi, toplum bu bedeli öderken adalet duygusunun zayıflamasıdır. Bu ekonomi, yalnızca yoksulluğu artırmakla kalmıyor; aynı zamanda topluma aidiyet hissini ve yurttaşlık bilincini de zedeliyor” ifadelerini kullandı. Doç. Dr. Özge Öner ile ekonomideki son gelişmeler üzerine görüştük.
Son yazınızda sorduğunuz en anlamlı soru artık “Enflasyon ne kadar yükselecek?” değil. Sormamız gereken, bu ekonomik düzende kimin hayatta kalacağı ve kimin daha fazla bedel ödeyeceğidir. Bugüne kadar kimler bedel ödedi ve ileride kimler ödeyecek? Bu bedel ne tür sonuçlar doğuracak? (İşsizlik, iflas, cezaevine girme vb.)
Türkiye'de enflasyon artık yalnızca fiyat artışları ile ilgili değil, aynı zamanda toplumsal bir bölünme aracıdır. Bu ekonomik düzende en fazla bedeli ödeyenler: ücretliler, sabit gelirli bireyler, emekliler, küçük esnaflar, krediye erişimi sınırlı olan KOBİ’ler ve gençlerdir. Çünkü ücretler, enflasyonu geride takip ediyor, borcu olmayan bireylerin kendini koruma mekanizmaları yok; kirada oturanların kaçacak yeri yok, sabit gelir sahiplerinin manevra alanı bulunmuyor.
Bedel çoğu zaman “sessiz bir erime” şeklinde ödendi. Alım gücü düşerken, tasarruflar eridi, kaliteyi düşürmek alışkanlık haline geldi ve geleceğe dair planlar daraldı. Ancak 2026'ya doğru bu bedelin biçimi daha belirgin ve sert olabilir. Çünkü sıkılaşma sadece “tüketim kısıtlaması” değil, aynı zamanda finansman koşullarının zorlaşması, tahsilat zincirinin bozulması ve iflas dalgalarının artması, dolayısıyla işsizliğin yükselmesi anlamına geliyor.
En tehlikeli olan, toplumun bedeli öderken adalet duygusunun aşınmasıdır. Bazı kesimlerin kurallara sıkı bir şekilde uyması, bazı kesimlere uygulanan esnek kurallarla birleşince, bu ekonomi sadece yoksullaştırmıyor, aynı zamanda topluma aidiyet hissini ve yurttaşlık bilincini de sarsıyor.
BİR SONRAKİ ŞOK NE OLACAK? TEDİRGİNLİĞİ
2026 ile ilgili kemerleri sıkı bağlayın. Vatandaşları neler bekliyor, bu yıl hem ekonomik hem de siyasi açıdan nasıl geçecek?
2026’yı tek bir rakamla anlatmak mümkün değil; zira aynı ekonomi içinde birden fazla senaryo mevcut. Toplumla paylaşılan teknik hedef, dezenflasyondur; ancak 2025’e baktığımızda bunların doğruluğunu sorgulamak mümkün.
Türkiye’de asıl belirleyici faktörler teknik hedefler değil, siyasal ve kurumsal iklimdir. Eğer belirsizlik artarsa, risk primi yükselecek, kur-enflasyon beklentileri bozulacak. O zaman bu “sıkılaşma”, topluma çok daha ağır bir bedel olarak yansıyacaktır. Belirsizlik azalırsa, hukuk ve kurumlar konusunda bir iyileşme olursa, sıkılaşma daha yönetilebilir olacaktır.
Bu nedenle 2026'nın kilit sorusu, ekonomi yönetiminin ne gibi teknik adımlar atacağı değil, siyasetin ekonomiye nasıl bir zemin bırakacağı olacaktır. Türkiye'de ekonomi, siyasetten bağımsız değildir; siyasi iklim, ekonominin maliyetini doğrudan belirler.
2026’da vatandaşların karşılaşacağı duygular; geçim kaygısının kronikleşmesi, iş güvencesizliğinin artması, konut-kira baskısının devam etmesi ve “Bir sonraki şok ne olacak?” endişesidir. Siyasi açıdan toplumun aradığı şey ise yeni bir hamasi anlatı değil, güven duygusudur. Kurallara güven, yarına güven, kurumlara güven.
SADECE FAİZ ARTIRMAKLA GELMEZ
2025, iktidar açısından bir normalleşme yılı olacaktı. Hazine Bakanı Mehmet Şimşek’in öncülüğünde uygulanan sıkı mali politikaya rağmen enflasyonda istenilen seviyelere ulaşılamadı. Sizce 2025 nasıl bir yıldı? İktidar neden istenilen başarıyı elde edemiyor?
2025 resmi anlatıda “normalleşme” olarak tanımlanmasına rağmen, toplumun yaşadığı gerçeklik, daha çok “Ertelenmiş bedelin tahsilatı” oldu. Sıkı para politikası yoluyla sağlanan dezenflasyon mücadelesinin sınırlarını görmekteyiz. Öncelikle Türkiye'de enflasyon yalnızca para politikası ile değil, aynı zamanda siyasi risklerle de şekillenmektedir.
İktidarın başarı elde edememesinin bir nedeninin Türkiye’de enflasyon beklentilerinin sadece faiz ve siyasal riskle belirleniyor olmasıdır. Hukuki öngörülebilirlik zayıfladığında, yatırım iştahı azalır; üretim kapasitesi artmaz, rekabet gelişmez, maliyetler ise kalıcı hale gelir. Ayrıca, ekonomideki sıkılaşma, gelir dağılımı bozuk olduğunda daha da sert hissedilecektir. Yani dezenflasyon yalnızca “kâğıt üstünde” ilerlese bile, hanehalkının hissettiği enflasyon başka bir yerde duruyor.
Bir diğer mesele, Türkiye'nin uzun süredir büyümeyi ücretleri baskılayarak ve kredi genişlemesi ile sürdürmesidir. Şimdi kredi daraldığında, birden “verimlilik ve üretkenlik” konularına eğilmek gerekiyor. Ancak bu dönüşüm, eğitimden hukuka, sanayi stratejisinden rekabet rejimine kadar geniş bir kurumsal kapasite gerektiriyor. Normalleşme dediğiniz durum, sadece faiz artırmakla elde edilemez.
KURUMSAL ÇÖKÜŞ VE HUKUKİ GÜVENCESİZLİK
Türkiye’nin en can yakıcı 3 sorunu nedir?
Türkiye’de “3 sorun” sıralandığında, geri kalanlar tali bir mesele gibi görünüyor; fakat üç kök sorun var:
Birincisi, kurumsal çöküş ve hukuki güvencesizliktir. Öngörülebilirlik yoksa yatırım yok, üretim pek mümkün değil, sosyal huzur da sağlanamaz.
İkincisi, ücretli nüfusun sistematik yoksullaşmasıdır. Enflasyon, bir yeniden bölüşüm aracı oldu ve bu süreç, adalet duygusunu kemiriyor.
Üçüncüsü, üretim kapasitesinin daralmasıdır. Sanayi ve hizmetler, yüksek maliyet-düşük talep-zor finansman üçgenindedir. Rekabet, verimlilikle değil, “kim finansmana ulaşabiliyor” ile belirlenmeye başladığında, ekonomi uzun vadede zayıflar.
Çözüm için neler önerirsiniz?
Çözüm için “tek hamle” yok:
-Yargı bağımsızlığı, düzenleyici kurumların güçlendirilmesi ve kamu ihale ile rekabet rejiminde şeffaflık sağlanmalı.
-Dezenflasyonu yönetmek için sadece faiz artırmak yeterli değil; konut-kira, gıda, enerji, rekabet ve tedarik zinciri boyutlarına da odaklanılmalı.
-Vergide adalet sağlanmalı (dolaylı vergi yükünün azaltılması), hedefli sosyal destek ve ücretli nüfusu koruyan gelir politikaları benimsenmeli.
-Sanayi için ölçek, verimlilik ve teknoloji dönüşümünü merkeze alan gerçekçi bir strateji geliştirilmiş olmalı; KOBİ’ler için ise nakit akışı ve tahsilat zincirini güçlendiren mekanizmalar oluşturulmalı.
VERİMLİLİK DEĞİL İDARE ETME HAKİM OLUR
2025 yılı boyunca İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyonlar ve tutuklamaları göz önünde bulundurduğumuzda, hem siyasilere hem de genel olarak operasyon, gözaltı ve tutuklamaları nasıl yorumlamak gerekir? Siz yurt dışında çalışan bir akademisyensiniz, yurt dışında Türkiye’ye yönelik algı nasıldır?
Uzun süren davalar, tutuklu yargılamalar ve bunların halkta yarattığı endişenin ekonomiyle bağı çok doğrudandır. İnsanlar yatırım kararlarını erteleyebilir, girişimciler temkinli olabilir ve insan kaynağı yurt dışına yönelir. Bir ülkenin kurumsal iklimi bozulursa, ekonomide “verimlilik” değil, “idare etme” ön plana çıkar.
Yurt dışından bakıldığında Türkiye algısı son yıllarda netleşti. “Potansiyeli yüksek ama siyasi ve hukuki riskin de fazla olduğu bir ülke” algısı var. Bu, yalnızca sıcak para için değil, doğrudan yatırım, teknoloji ortaklıkları ve uzun vadeli üretim planları için de caydırıcı bir etki yaratıyor. Bu durum, “imaj” meselesi değil; ülkenin maliyetine eklenen bir risk primi meselesi haline geliyor.
SALDIM ÇAYIRA, MEVLAM KAYIRA MODELİ
Türkiye’de yalnızca çalışanlar değil, işverenler de zorda. İflaslar, konkordatolar ve maliyetler artıyor. Reel sektör için ne tür riskler var?
Finansmana erişim ve maliyetler, kredilerin pahalı olması ve krediye erişim konusunda seçicilik nedeniyle zorlu hal alıyor. Bu, özellikle KOBİ'lerde nakit akışını tehdit ediyor.
Talep daralması, ücretli nüfusun yoksullaşmasına yol açtıkça iç pazar güçsüzleşiyor,
Maliyet baskısı altında enerji, girdi, kira ve işçilik maliyetleri birikmiş durumda; kur dalgalanmaları ise maliyetleri daha da belirsiz hale getiriyor.
Bu noktada sıkça bahsedilen “Verimsiz elenir, verimli kalır” yaklaşımı, Türkiye'nin gerçekleri düşünüldüğünde anlamlı ve adil değildir. Hatta oldukça tehlikelidir. Çünkü asıl ayrışmanın, rekabetçi olanların hayatta kalabildiği bir sistemden, ilişkiler üzerinden finansmana erişimin hayatta kalma eşiğini belirlediği bir sisteme dönüşmekte olduğu aşikardır. Dolayısıyla bugün “iyi” durumdaki iştirakler dahi hayatta kalma mücadelesi veriyor. Kapanmalar, zincirleme tahsilat sorunları, kayıt dışılığın artması, işten çıkarmalar ve yatırımların durması gibi risklerle ilgili anlamlı bir politika setinin bulunmadığı gözlemleniyor. Daha ziyade “Saldım çayıra, mevlâm kayıra” modeli uygulanıyor.
Bu durumu düzeltmek için reel sektöre “ucuz kredi” gibi vaatlerde bulunmak yerine, öngörülebilirlik ve hukuk güvenliği sağlanmalı, tahsilat ve iflas rejimi adil ve hızlı bir biçimde işletilmeli, adil rekabet güçlendirilip, verimlilik dönüşümü teşvik edilmelidir.
HERKES KENDİ CAN SİMİDİNE SARILIYOR
“Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını” ifadesi Türkiye’yi özetliyor. Neden herkes biliyor da bir şey yapılmıyor?
“Geminin su aldığını herkes biliyor” ifadesi, çünkü Türkiye’deki kriz artık soyut bir ekonomik gösterge değil, günlük hayatın ta kendisi. İnsanlar bunu pazarda, kirada, okul masraflarında, iş arayışında ve gelecek planları yaparken hissediyorlar. Ancak “neden bir şey yapılmıyor?” sorusunun cevabı çoğunlukla kayıtsızlık değil, parçalanmışlıktır. Toplumun farklı kesimleri krizi farklı biçimlerde yaşıyor. Kimisi enflasyonla karşı karşıya, kimisi işini kaybetme korkusuyla, diğeri hukuki güvencesizlik ile mücadele ediyor; bazıları ise çocuklarının geleceği için ülke değiştirmeyi düşünüyor. Ortak bir kamu aklı ve yön duygusu zayıfladığında, herkes kendi can simidine sarılmak zorunda kalıyor.
İHTİYACI OLAN ŞEY MUCİZE RAKAMLAR DEĞİL, İSTİKAMET
Bir kurtuluş reçetesi var mı?
Eğer reçeteden anlaşılacak olan sihirli bir büyüme ve kalkınma formülü ise yok. Ancak çıkış yolu mevcuttur ve bu yol, teknik olduğu kadar kurumsan bir meselidir. Türkiye'nin asıl ihtiyacı, kısa vadeli adımlardan ziyade kurallı, öngörülebilir ve siyasetten bağımsız bir ekonomik yönetişim mimarisidir.
Bu çerçevede, Türkiye’de yeniden güçlü bir Devlet Planlama Teşkilatı’nın inşası kritik öneme sahiptir. Buradaki planlama, piyasayı boğan, fiyatları yönetmeye çalışan veya kaynakları keyfi dağıtan bir yapı olmamalıdır. Aksine, piyasanın sağlıklı işlemesini mümkün kılan, uzun vadeli öncelikleri belirleyen, kamu yatırımlarını rasyonel bir çerçeveye oturtan ve özel sektöre öngörü sunan bir stratejik akıl merkezi olmalıdır. En önemlisi bu yapının, seçim döngülerinden bağımsız, siyasi müdahalelere kapalı, hesap verebilir ve data temelli çalışmasıdır.
Türkiye'nin yenide ihtiyacı olan şey mucize rakamlar değil; bir istikamettir. Ve o istikamet, yalnızca kurumsal yapı, hukuk, planlama ve siyasetten bağımsız bir gelecek tasavvuru ile çizilebilir. Bu tasavvur, yani yeni bir hikaye, bizim için kritik önem taşıyor. Unutmamak gerekir ki, büyük hikayeler her zaman bir değişim vaadi içerir.



DOLAR
EURO
İNG. STERLİNİ
İSV. FRANGI
KAN. DOLARI
ÇEYREK ALTIN
BITCOIN