

ABD'de Başkan Donald Trump imzasıyla yayımlanan ulusal güvenlik stratejisinde, dünya düzeninin “ABD'nin ayakta tuttuğu dönemin” sona erdiği vurgulanarak, “şahin” olmadan güçlü, “güvercin” olmadan ölçülü bir dış politika izleneceği ifade edildi.
Beyaz Saray'ın resmi web sitesinde Trump imzasıyla yayımlanan 29 sayfalık belge, Trump dönemine ait iç ve dış politika ile ülkenin ekonomik vizyonunu kapsayan ulusal ve küresel önceliklere odaklanıyor.
“Güç yoluyla barış” politikası çerçevesinde askeri, diplomatik ve ekonomik gücün önemine dikkat çekilirken, “güç en iyi caydırıcıdır” ifadesi kullanıldığı ve bunun Amerika'nın temel ulusal güvenlik çıkarlarının merkezinde yer aldığı kaydedildi.
Dış siyaset için “pragmatist olmadan pragmatik, realist olmadan gerçekçi, idealist olmadan ilkeli, şahin olmadan güçlü ve güvercin olmadan ölçülü” tanımlamalar yapıldığı belgede, bu politikanın geleneksel siyasi ideolojiler yerine “Önce Amerika” ile motive olduğu belirtildi.
ABD'nin dünya düzenini “ayakta tuttuğu günlerin sona erdiği” vurgulanan belgede, ABD müttefiklerinin kolektif savunmaya daha fazla katkıda bulunmaları için harcama taahhüdü almaları gerektiği ifade edildi.
Belgede, 1817-1825 yılları arasında görev yapan ABD Başkanı James Monroe'dan ismini alan ve batı yarım kürede Avrupa sömürgeciliğine karşı çıkan “Monroe Doktrini”ne atıfta bulunularak, “Bu doğrultuda, Monroe Doktrini'ne bir 'Trump Sonucu' ileri sürüp uygulayacağız.” denildi.
Sınır ve Savunma
Belgede, ülkenin askeri saldırılardan ve düşmanca dış etkilerden korunmasının hedeflendiği ve Amerikan varlıkları ile müttefiklerini korumak için dünyanın en güçlü, güvenilir ve modern nükleer caydırıcılığının yanı sıra “Altın Kubbe dahil yeni nesil füze savunma sistemlerinin” talep edildiği aktarıldı.
“Sınır güvenliği, ulusal güvenliğin temel unsurudur.” ifadesine yer verilen belgede, göç politikalarına yönelik ülkelerin birlikte çalışarak “istikrarsızlaştırıcı nüfus akışlarını durdurma hedefinin” bulunduğu belirtildi. Ayrıca, göç, uyuşturucu ve bölgedeki “düşman güçler” ile mücadele için ABD’nin batı yarım kürede daha büyük bir askeri varlık bulundurmasının planlandığı ifade edildi.
Avrupa ve NATO
Belgede, Avrupa'da mevcut politika eğilimlerinin devam etmesi durumunda, kıtanın “20 yıl veya daha kısa bir sürede tanınmaz hale geleceği” savunulurken, ekonomik gerilemelerin “medeniyetin silinmesi gibi gerçek ve çarpıcı bir olasılığı” beraberinde getirebileceği öne sürüldü.
“Bazı Avrupa ülkelerinin güvenilir müttefikler olarak kalmaya yetecek kadar güçlü ekonomilere ve ordulara sahip olup olmayacağı henüz belli değil.” denilen belgede, Avrupa Birliği (AB) ve diğer ulus ötesi kuruluşların “siyasi özgürlük ve egemenliği baltalayan” faaliyetlerin içinde olduğu ifade edildi.
Avrupa bölgesinin sorunları arasında ifade özgürlüğünün sansürlenmesi ve siyasi muhalefetin bastırılması, doğum oranlarının düşmesi ve ulusal kimlik ile öz güven kaybı yaşandığı belirtildi ve “vatansever Avrupa partilerinin” bölgede artan etkisi övüldü.
Belgede, NATO ittifakının geleceğine dair, “birkaç on yıl içinde bazı NATO üyelerinin çoğunluğunun Avrupalı olmayacağı” değerlendirmesi yapıldı ve NATO'nun sürekli genişleyen bir ittifak olduğu algısının sona erdirilmesi gerektiği ifade edildi.
Avrupa ülkelerinin “siyasi krize sıkıştıklarında kendilerini yeniden yapılandırmada zorlandıkları” belirtildi ve “Avrupa, ABD için stratejik ve kültürel açıdan hayati öneme sahip.” denildi. “Avrupa'yı göz ardı edemeyiz. Amerikan diplomasisi, Avrupa uluslarının bireysel karakterlerini ve tarihlerini kutlamaya devam etmelidir.” şeklinde görüş bildirildi.
Ukrayna ve Rusya
Rusya-Ukrayna Savaşı'na ilişkin belgede, Avrupa'daki büyük bir çoğunluğun barış talebinde bulunduğu, ancak bu isteğin “hükümetlerin demokratik süreçleri baltalaması” nedeniyle politikaya dönüşemediği ifade edildi.
Rusya ile stratejik istikrarın sağlanmasının önemine dikkat çekilerek, Avrupa'nın herhangi bir düşman gücün egemenliği altına girmeden uyumlu egemen uluslar grubu olarak faaliyet göstermesi gerektiği ifade edildi.
Güney Çin Denizi ve Hint-Pasifik
ABD'nin Hindistan, Avustralya ve Japonya'nın dahil olduğu Quad diyaloğunun Hint-Pasifik güvenliğine katkısının önemine vurgu yapılan belgede, “Yeni Delhi'nin Hint-Pasifik güvenliğine katılımını teşvik için Hindistan ile ilişkileri geliştirmeye devam etmeliyiz.” denildi.
Küresel nakliyenin üçte birinin her yıl Güney Çin Denizi'nden geçtiği ve burada “bir rakip tarafından” kontrolün potansiyeline karşı güçlü tedbirlerin geliştirilmesi gerektiği ifade edildi.
Tayvan
Tayvan konusunda, “Tercihen askeri üstünlük sağlayarak çatışma olasılığını caydırmak önceliklidir.” değerlendirmesi yapıldı ve Tayvan politikasında devam eden uygulamaların süreceği belirtildi.
ABD'nin Tayvan Boğazı'ndaki durumu “tek taraflı değişiklikleri desteklemediği” aktarılırken, “Birinci Ada Zinciri’nde, saldırıyı engelleyebilecek bir ordu kuracağız. Ancak Amerikan ordusu bunu tek başına yapamaz ve yapmamalıdır. Müttefiklerimiz harekete geçmeli ve kolektif savunma için daha fazla harcama yapmalıdır.” denildi.
Bu durumun, Tayvan'ı ele geçirme veya savunmayı imkansız kılabilecek derecede aleyhte bir güç dengesi kurma girişimlerini engelleyeceği belirtilerek, Japonya ve Güney Kore’nin savunma harcamalarını artırmaya teşvik edilmesi gerektiği vurgulandı. “Batı Pasifik'teki askeri varlığımızı güçlendireceğiz. Tayvan ve Avustralya ile ilişkilerimizde savunma harcamalarının artırılması konusunda kararlı bir duruş sergileyeceğiz.” ifadesine yer verildi.
Orta Doğu'da Türkiye Detayı
Belgede, “Çatışma, Orta Doğu'nun en sorunlu dinamiğidir.” ifadesiyle, bölgenin “başlıca istikrarsızlaştırıcı gücü” İran'ın nükleer programının önemli ölçüde zayıflatıldığı belirtiliyor.
“Barış Başkanı” olarak tanımlanan Trump'ın, İsrail'in Gazze Şeridi'nde gerçekleştirdiği savaşın “tüm yaşayan rehinelerin ailelerine iade edilmesiyle sonlandığını” öne sürdüğü belgede, çatışmaları küresel savaşlara dönüşmeden durdurmanın “Trump yönetimi için bir öncelik” olduğu vurgulandı.
İsrail-Filistin çatışmasının karmaşık bir hal aldığı aktarılırken, Trump’ın müzakere ettiği ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılması anlaşmasının daha kalıcı bir barışa doğru ilerlemeyi sağladığı ifade edildi. Ayrıca Hamas'ın geri çekildiğine dair vurgu yapıldı.
Suriye'nin, potansiyel bir sorun olmaya devam ettiği, ancak Amerikan, Arap, İsrail ve Türkiye'nin desteği ile istikrar kazanabileceği, böylece bölgede “ayrılmaz ve olumlu bir oyuncu” olarak hak ettiği yeri alabileceği belirtildi.
Bölgedeki “büyük bir maliyetle çıkmaza sürükleyen sonsuz savaşlardan” kaçınılmak istendiği ifade edilen belgede şunlar belirtildi:
“Orta Doğu ile başarılı ilişkilerin anahtarı, bölgeyi, liderleri ve ulusları oldukları gibi kabul ederken ortak çıkar alanlarında birlikte çalışmaktır. Amerika, Körfez enerji kaynaklarının düşmanın eline geçmemesi, Hürmüz Boğazı'nın açık kalması, Kızıldeniz'in seyrüsefere açık kalması ve İsrail'in güvenliğinin sağlanması konularında her zaman temel çıkarlar taşıyacaktır.”


